“Profesyonel Teselliye” Karşı Örgütlü Öfke, Mücadele ve Dayanışma

Ankara katliamıyla neler yaşadığımızı, nelere tanık olduğumuzu belki zamanla daha iyi anlayacağız ve hissedecegiz, çünkü şu günlerde gidenlerin ve kalanların darmadağın olduğu bir zaman içinden geçiyoruz. Katliamın siyasal ardalanı, sonuçları ve sorumlularına dair birçok şey yazılıp söylenmekte. Bu kısa metinde değinilecek mesele ise katliamdan sonra birçok sendikanın, partinin, hastane yönetiminin ve demokratik kitle örgütünün yaptığı “psikolojik destek” çağrısına ilişkindir.

10 Ekim’den sonra kısa sürede oluşan ve hala devam eden dayanışma ağlarının önemini vurgulamaya gerek yok. Bugün hala sendikalar, kitle örgütleri ve partilerden arkadaşlarımız hastane önlerindeler. Nöbetleşerek tam gün hasta yakınlarıyla birlikteler. Hastaneden son kişi taburcu olana kadar da birlikte olacaklarına şüphe yok.

Bununla birlikte patlamanın hemen ertesinde geliştirilmek istenen dayanışma çabalarından biri de “psikolojik destek” çağrılarıyla hayata geçirilmeye çalışıldı ve halen çalışılıyor. Bu çağrılardan bir kısmı, yaşananı katliam olarak ifade eden kimi demokratik kitle örgütleri tarafından yapılırken; bir kısmı ise yaşananı “terör eylemi” olarak tarifleyen resmi kaynaklar/kurumlar aracılığıyla yapılıyor. Örneğin katliamın hemen sonrasında bir üniversitenin psikiyatri kliniğinden “ücretsiz psikolojik destek” çağrısı yapıldı. Sonrasında ise çeşitli derneklerden benzer çağrılar yapıldı ve bazı kitle örgütleri de psikolog arayışına girdiler. Hem devlete bağlı resmi kurumlardan hem de sahici bir dayanışma ilişkisini hayata geçirmeye çalışan örgütlerden yapılan çağrıların niteliği/içeriği farklı olsa da ortak sonucunun; katliamı bire bir yaşayanlar, yaşamayanlar ve hayatlarını kaybedenlerin yakınları arasında psikolojik desteğe ihtiyaç duyabileceğini düşünenlerin/düşündürtülenlerin sayısının artması biçiminde yaşandığını söylemek mümkün. Yapılan çağrılarla birlikte hastane ve adli tıp gibi mekanların önemli aktörlerinden biri haline gelen psikologların pek çoğunun salt psikolog kimlikleriyle hastane ve adli tıp ziyaretleriyle birlikte katliam sonrası içinde bulunulan durum adeta “psikolojize” edilmekte, kişiselleştirilmekte, tarihsel, toplumsal ve siyasal olan,  kişisel ruh hallerine indirgenmekte. Böylesine bir süreçte kimi psikolog arkadaşlarımız yapılan görüşmelerde her ne kadar eleştirel psikoloji referanslarını kullanmaya çalışsalar da yaralıların, yaralı ve kayıp yakınlarının yanlarına doğrudan profesyonel kimlikleriyle gitmeleri ve işin kendisinin bizatihi profesyonelleştirilmesi, onları da bu profesyonel, teknik, tarihsiz, toplumsuz ağdan ne yazık ki kurtaramıyor gibi görünmekte.

Yaşadığımız topraklarda özellikle yakın zamanlarda devletin psikolojiye ve psikologları “toplumsal olaylara” seferber etmesini 1999 depremi, Van depremi, Kütahya depremi, Soma gibi katliamlar vesilesiyle gördük. Devlet katliamın yaşandığı alanlara, başka hiçbir ihtiyaçta acele etmediği kadar, süratle psikologları göndermiş, “travma mağdurları grupları” kurulmuş ve bu “mağdurlar” “terapilere” alınmış, “sakinleştirilmiştir”. Bir tür “günah” bağışlatma, hata örtme, sorumsuzlukları gizleme, asıl sorumluları koruma derdiyle hareket eden ve düşünen iktidarlar burada psikolojiye ve psikologlara bir tür tampon işlevi kazandırmaya çalışmaktadır.

Buna karşılık, 10 Ekim’de özellikle Barış çağrısıyla yapılan mitinge katılma sorumluluğu/ zorunluluğu hissetmeyen, katılamadığı için rahatsız olmayan hiç bir psikolog katliamdan sonra da bize iyi gelmeyecektir; bilakis bize dışsal olanı temsil etmektedir. Müfredata bağlı, sakinleştirici, uzlaştırıcı, yatıştırıcı yöntemlerle sadece öfkemizi içimize atmamızı söyleyecektir. Ana akım psikolojik destek, psikolojinin bildik yöntemleriyle bizim, kişisel travmatik çerçevenin dışına çıkmamıza müsaade etmeyecek,  bizi sürekli bir “yas sürecine” kilitleyecektir. Travma yaşadığımızı aşamalarıyla bize anlatacak ve sonrasında yaşayacaklarımızı da mutlak bilgilermiş gibi bize sunacaktır. Örneğin psikolojinin müfredat bilgisinde kişinin travma sonrası stres bozukluğu yaşıyor olması çeşitli belirtileri gerektirir: uykusuzluk, iştahsızlık, olayı tekrar tekrar yaşıyor hissi vs. Terapilerde veya görüşmelerde bu semptomların varlığı aranır ve bunları yaşıyor olabileceği kişiye “hatırlatılır”. Bu aşamalı tektip tarif, çoğu zaman kişide önkabule sebep olabilir; hatta yapılan travma süreci tarifi bile kişide gözlenmeyen kimi belirtilerin bir zaman sonra ortaya çıkmasını motive edebilir. Yani bizde uykusuzluk yokken bir psikoloğun bunları bize söylemesiyle uykusuzluk başlayabilir ki içine itildiğimiz duygusal durum da bu tür süreçlerin yaşanması için son derece müsait gibi görünmektedir.

Oysa bizler, katliamı yaşayanlar, katliama tanıklık edenler, katliamda arkadaşımızı, yoldaşımızı, anamızı-babamızı, evladımızı, kardeşimizi, eşimizi-dostumuzu kaybedenler, katliamda uzuvlarını kaybedenler ve onların yakınları olarak öfkeliyiz. En insani olan yasımızı elbette tutuyoruz ancak aynı zamanda her aklımıza geldiğinde/aklımızdan çıkmadığında öfkemiz daha çok bileniyor. Devletin resmi kurumları tarafından adeta dolaşıma sokulan ve kitleselleştirilen psikolojik “destek” bizi yaşadığımız durumla uzlaştırıyor, bizlere böylesi olayların, durumların, katliamların yaşanabilirliğini ve sıradanlığını düşündürtmeye çalışıyor. Bu “desteğin” referansları, bizatihi devletin kendi varlığının ve yeniden üretiminin referanslarıdır. İhtiyacımız olan şey bu hâkim aklın referanslarıyla hiç durmadan travmatize ettirilen yaşamlarımızı sürdürme “sakinliği”, “sükuneti” değil; öfkemizi örgütlü bir öfkeye dönüştürmek ve yaşanan ve yaşanacak olan katliamlara, baskılara direnebilme ve bunları engelleyebilecek örgütlü gücümüzü artırmaktır.  Gerçek olan ve bize iyi gelecek olan, gidenlerimizin ardından ilaçlarla ya da terapilerle sakinleştirilmek değil ayağa kalkmaktır, bir yandan yasımızı tutarken bir yandan da yasını tuttuğumuz 102 yoldaşımızın suretinde devrimci, özgürleştirici, insanileştirici mücadelemizi halka halka yaymaktır. Yoldaşlık ve gerçek dayanışma duygumuza mücadele ve örgütlenmeden başkası iyi gelemeyecektir.

Psikologlar olarak Ankara katliamında yakınlarını kaybeden, yaralanan dostlarımızın öncelikle yoldaşlarıyız. Yaşananların ve yaşanacakların karşısında durabilme, kabul etmeme, hesap sorma, hak arama, isyan etme gibi motivasyonlarla dayanışmamızı sürdürmeliyiz. Psikolojik destek hangi kurum/örgüt/kişi aracılığıyla gelirse gelsin, zaman polikliniklerde, hastanelerde, danışmanlık merkezlerinde “tedavi” olma, profesyonel teselli edilme zamanı değil bilakis acımız ne denli derinse o derinlikte direnme, öfkelenme, mücadele etme, birlikte olma zamanıdır. Travmalarımızı iyileştiren, bizi her yıkıldığımızda ayağa kaldıran, sokağa döken bunlardır. Hiçbirimize “profesyonel kişiselleştirilmiş destek” iyi gelemeyecektir. Hepimize iyi gelecek olan tek şey, öfkemizin “sağıltılmasını” ve “evcilleştirilmeyi” redderek örgütlenmek, mücadele etmek, özgürleşmek ve özgürleşirken “iyileşmektir”.

Psikolog Sevgi Türkmen

Fotoğraf: Emine Kart

Print Friendly, PDF & Email
2017-04-27T03:14:41+00:00 26 Ekim 2015|

Leave A Comment